1880 kez okundu
Zeybekliğin Geçmişi
Bugün için zeybeklerin kökeni konusunda bizi kesin sonuçlara
götürecek belge ve bilgilerden ne yazık ki yoksunuz. Yalnız burada satırbaşı
olarak bir durumu belirtmek istiyoruz. Osmanlı İmparatorluğunda ortaçağ
Avrupa’sına benzer biçimde doğrudan üretime katılan köylülerin, üretime bağlı
kalarak, yani üretimden kopmadan çıkardığı, “köylü isyanı” diyebileceğimiz
anlamda isyanları sınırlıdır. Bunun önemli nedenleri vardır. Bunları kısaca
şöyle özetleyebiliriz:
1. Osmanlı İmparatorluğunda toprak mülkiyetinin ortaçağ
Avrupa’sında değişik olması. Toprakların tamama yakının belli bir gelir ve
hizmet karşılığında has, timar ve zeamet adı altında dirlik olarak saraya yakın
çevrelere tahsis edilmesi. Bu merkezi mülkiyet sisteminin toplumda güven yerine
güvensizlik ve tedirginlik ortamı yaratması. Bu durum aynı zamanda üretilen
değerlere el konulmasını kolaylaştırmaktadır.
2. Bu yapıdan dolayı köylüleri toprağa ve tarımsal üretime
bağlayan zorunlu nedenlerin olmayışı. Bu sebeple köylüler çok kolay bir biçimde
çifti çubuğu bırakarak göçebe aşiretler ya da “Celali” toplulukları arasına
katılabiliyorlardı. Bu kesimlere Osmanlı yöneticileri tarafından “çiftbozan”
denilmektedir. Boşalan köyler ve çiftbozanlarla ilgili olarak Üsküdar kadısı
tarafından 1001 (1593) yılında saraya gönderilen bir arz sanırım durumun
anlaşılmasına yardımcı olacaktır. Kadı, çiftbozanlığın sebebini şöyle
açıklamaktadır. “Karyelerinde tapuya müstehak olan yerleri ve çayırları sahib-i
arz olanlar karye halkına virmeyüp, haricden ekâbire ve maldâr kimselere
(devletin temsilcilerine ve zenginlere) virüp, anlar dahi çiftlik idinüp karye
halkının mezâri (ekili tarlaları) ve çayırlarına müzayeka (zarar,ziyan)
verdiklerinden, hizmetkarları evlerine ve avretlerine dahl eylediklerinden (saldırdıklarından)
ma’dâ (başka), haricden nice kimesneler vâfir (aşırı,çok fazla) koyun ve sığır
edinüp fukaranın bağların ve çayırların ve ekinlerin bozup ve çobanları
bunların çobanlarını yürütmeyüp te’addi olunmakla (düşmanlık yapılmasından
dolayı) firar etmişlerdir.” Bu ve benzeri durumlarda olan köylüler süreç
içerisinde “levendat” denilen, çoğunlukla küçük birimler halinde dolaşan ve
zorbalık yapan beylere karşı mücadele yürüten direnişçi toplulukların ortaya
çıkmasının temelini teşkil etmişlerdir. Burada özellikle “levendat”lık konusunu
biraz açmak gerekiyor. Levendatlığın temelini ilk önce Teke (Antalya ve
civarı), Hamit (Isparta ve civarı) ve Ege bölgesinin “Kızılbaş levendler”i
oluşturmuştur. Ayrıntılar gözden kaçırılmadan dikkatle incelendiğinde “levendat”lığın
içerisinde zeybekliğin nüverelerini görmek mümkündür. Çünkü bunlar, aynı
zamanda doğrudan zorunluluklar sonucu köylerini terk eden insanlar olmasına
karşın, genellikle bölgenin dışına çıkmayan, genç ve haksızlıkların
giderilmesini isteyen isyancı topluluklarıydı. Bunların, daha sonra köylerde
oluşturulan, köylerin içinin ve çevresinin güvenliğinden sorumlu “il erleri”nin
başında bulunan, baskı, sömürü, soygun ve zulüm sonucu yerel egemenler ve
yöneticilere karşı isyan eden “yiğitbaşı”ların öncülüğünde ve yönetiminde
örgütlendiğini görüyoruz. “Levendat”ların çeşitli kaynak ve belgelerde
tanımlanan giyimleri ise tamamıyla zeybek giyimidir.
3. Yerleşimin bütünüyle gerçekleşmemiş olması, toplumun
önemli bir kesiminin vergiden ve denetimden uzak bir şekilde göçebe ya da yarı
göçebe yaşam tarzını sürdürmesi
4. Köylülerin kendi aralarında işbirliği, dayanışma ve
örgütlülüğünün çok sınırlı oluşu. Bu durumda sınırlı bir alan olan köylük yerde
belli kesimler kır toplumunun yapısına ve üretim ilişkilerine özgü dar ve
uyumlu çevreleri içine alan köy dernekleri ve dayanışma birlikleri oluşturmuş
olmalıdır. Sözgelimi yaren ve seğmen teşkilatları bunun tipik örneklerinden
biridir. Zeybeklik kurumu da böyle bir yapılanma sonucu ortaya çıkmış, sonra
süreç içerisinde şekilsel değişikliğe uğramış bir kurum olabilir.
Bununla birlikte neresinden bakarsan bakalım bu oluşumun,
Ege bölgesi halkının toplumsal ve kültürel şekillenmesi ve coğrafyasıyla
doğrudan ve yoğun ilişkisi hemen göze çarpmaktadır. Oluşuma dışarıdan kültür
öğeleri taşınması sözkonusu edilse bile, yerel kültürlerden de kesin
etkilenmeler olduğu yadsınamaz önemli bir gerçek olarak görünmektedir.
Benzeri düşünceler başka araştırmacılar tarafından da
paylaşılmaktadır. Sözgelimi tarihçi Çağatay Uluçay yaptığı araştırmalar sonucu,
“Aydın, İzmir, Manisa ve Kütahya mıntıkasında yerleşen zeybeklerin mıntıkada
kurulan Saruhan, Aydın, Germiyan ve Menteşe Oğulları tarihiyle ilgili olduğunu
zannetmekteyim. Malum olduğu üzere zeybekler, Anadolu halkından gerek kıyafetleri
ve gerekse örf, adet, an’ane ve yaşayışlarıyla ayrılıyorlardı. Binaenaleyh
zeybeklerin yalnız bu mıntıkada bulunuşu, burada bulunan beylikler halkının
aynı menşe’den ve aynı yerlerden oldukları kanaatını meydana çıkarmaktadır”
diyerek kesin bir sonuca varmaktan kaçınmıştır. Yalnız şurası kesin ki, bu
olgunun değindiğimiz gibi bölgenin tarihi ve kültürüyle doğrudan ilintili
olduğu açık bir durumdur.
Nerede olunursa olunsun, toplumların birbirleriyle kültür
alışverişleri; gelenek, görenek alışverişleri; yaşam biçimlerinden karşılıklı
etkilenmeler kaçınılmazdır. Zeybekliğin oluşumunda da etkileme ve
etkilenmelerin olabileceği gözden kaçırılmamalıdır.
Zeybekliğin yurdunun yaygın olarak Batı Anadolu olması ve
“yiğitbaşı”ların çevresinde “levendat taifesi”nin genellikle bu bölgede
toplanması bazı konuların çözümü için bir ipucu olabilir. Bununla birlikte
eldeki belgelere göre, kurum olarak efelik ve zeybekliği yüzyıllara yayılan
süreç içerisindeki kesin bir biçimde açıklığa kavuşturmak zor görünmektedir.
Bugün için eldeki bütün veriler, belgeler ve bilgiler 17.
yüzyıldan sonrasına ilişkindir. 16. yüzyıl ise ateşli silahların yaygın olarak
kullanılmaya başladığı dönemdir. Bu durumu mühime defterlerinde bulunan, tüfek
kullanımını yasaklayan ve toplatılmasını isteyen birçok hüküm ve fermandan açık
bir şekilde anlayabiliyoruz. Sözgelimi aşağıda sunduğumuz Fi 25 Recep 967
(1559) yılında Bursa beyine ve yine Fi 15 Ramazan 967 (1559) yılında Bolu
beyine gönderilen hükümler konuyla ilgili örneklerden bazılarıdır.
Belge 1:
Mehmed Çavuş’a virildi.
Fi 25 Recep sene 967
Bursa begine hüküm ki:
Bundan akdem hükm-i şerifüm gönderilüp re”âyâ taifesinden ve
gayrıdan kimesne tüfeng isti”mal itmeye diyü tenbih olınmışdı. Hâliyâ girü
re”âyâ tâ’ifesinden ve sâ’irden ba’zu kimesneler tüfeng kullanup dağlarda şikâr
itdükleri istimâ olındı. Eyle olsa buyurdum ki:
Varıcak, bu bâbda onat vechile mukayyed olup tetebbu’u
tecessüs itdürüp göresin, anun gibi ege re” âyâ tâ’ifesinden ve gayrıdan
fermân-ı hümâyunuma mugayir tüfeng isti’mâl iden kimesneleri her kim olur ise
olsun ele getürüp tüfenglerin ellerinden alup ve kendülerin küreğe konmak içün
Astâne-, sa’âdet’üme gönderesin ve tüfenglerin dahı bile gönderesin.
Belge 2:
Mehmet Çavuş’a virildi
Fi 15 Ramazân sene 967
Bolu Begi Sinân Beg’e hüküm ki:
Bundan akdem ahkâm-ı şerife irsâl olınup ra’iyyet
tâifesinden ve gayrıdan kimesne tüfeng kullanmaya, dağlarda şikâr etmeye diyü
tenbij ü tek’id olınmışdı. Hâliya girü memnü olmayup emre muhâlif tüfeng
kullandukları istimâ olunmağın buyurdum ki:
Vardukda, bu hususa mukâyyed olup tetebbu’u tecessüs itdürüp
anun gibi levend ta’ifesinden ve re’âyâdan ve gayrıdan tüfeng isti’mâl
idenlerün tüfenglerin ellerinden alup Südde-i sa’âdet’üme gönderesin ve
min-bâ’d fermân-ı şerifüme muhâlif bir ferde tüfeng kullandurmayasın.
Bu fermanların dışında elimizde başka örnekler de
bulunmaktadır. Sanırım konunun anlaşılması için bu ikisi yeterlidir.
İçeriğinden de anlaşılacağı gibi fermanlardaki bilgiler bazı konularda
aydınlanmamızın ve isabetli değerlendirmeler yapmamızın yolunu açabilir.
17. yüzyıl ortalarında ise Aydın ve çevresinde tüfek ve
benzeri ateşli silahların kullanımı çok yaygındır. Bu durum 1052 (1642) yılında
il yazıcısına (tahrir memuruna) gönderilen bir fermanda şöyle yansımaktadır:
“Müceddeden tahririne memur olduğun Aydın Sancağında vaki
olan re”ayanın ekseri kendü hallerinde olmayup tüfeng ve silah ve sair âlât-ı
harble ebnâ-i sebil’in yollarına inüp te’addi ve tecavüz ve fesad ve şekavetden
hâli olmadıklarından gayri ümerâ ve hükkâm’a karşı koyup adem-i ita’at üzere
oldukları i’lâm olunmağın.. re’ayânın ellerinde tüfeng ve âlât-ı harb olmak
memnu’âtdan olmakla livâ-i mezburda vâki re’ayânjın ellerinde olan tüfeng ve
silahların ve âlât-ı harblerin ellerinden alıp cem ve defter edip ne mikdar
olursa cümlesin Âsitâne-i Se’adetime irsâl ve iysâl eyleyesin.. re’ayâdan olup
tüfeng ve âlât-ı harblerin vermeyip inâd ve muhalefet üzere olanların isim ve
resimlerin yazıp arz eyleyesin ki sonradan haklarında ne veçhile emr-i şerif
sâdır olursa mucibince amel oluna.”
Şurası açık ki, bir başkaldırı geleneğinin temsilci olan
zeybekleri ateşli silahlardan –tüfeğinden ve tabancasından- ayrı düşünmek
olanaksızdır. Dolayısıyla zorlama yorumları bir yanak bırakmak gerekiyor.
Eldeki mevcut verilere göre, zeybekliği silahlı direniş
gurupları haline dönüşmüş biçimiyle, 16. yüzyıldan ötelere götürmek ve kesin
sonuçlara varılacak biçimde değerlendirmeler yapmak zor görünmektedir.
Belki zeybeklik önceki çağlarda başka bir niteliğe sahipti.
Daha değişik bir işlevi vardı. Belki de Ruhi Su’nun söylediği gibi bir meslek
örgütü, yâren teşkilatı benzeri bir dostluk, yiğitlik ve dayanışma kuruluşuydu,
ya da yerel bir güvenlik gücüydü. Daha sonra koşulların değişmesi ve
zorlamasıyla birlikte nasıl bir evrimleşme süreci yaşandı? Ne gibi değişimler
geçirildi? Bunları bugün için yüzde yüz açıklayacak belge ve bilgilere sahip
değiliz. Ancak eldeki verilerden yola çıkarak, açık kapı bırakmak koşuluyla
çeşitli yorumlamalara gidilebilir düşüncesindeyiz.
Silahın ve tüfeğin olmadığı yerde bir silahlı direniş grubu
olarak efelik ve zeybeklik geleneğini sürdürmek, töresinin gereğini yerine
getirmek oldukça zordur. Korunma ve savunma araçlarının olmadığı yerde, böyle
eylemlilik içerisinde bulunan insanların karşısında olan ve tek merkezden
yönlendirilen örgütlü ve kalabalık askeri güçler, onları kolayca ortadan
kaldırabilirler. Sanırım olayın bu boyutlarını düşünmek ve değerlendirmekte de
yarar vardır. Ateşli silahın olmadığı, kılıç kalkan devrinin hüküm sürdüğü bir
dönemde birkaç kişiden oluşan efe ve zeybek çetesinin direniş ve savunma grubu
olarak mücadelesini sürdürmesi pek kolay değildir.
Dar gruplar halinde örgütlenen zeybek çetelerinin bu
anlamda, kalabalık ve donanımlı askeri güçler karşısında ancak canını
kurtarmaya çalışan, bireysellikten öteye gidemeyen sıradan bir kaçaktan farklı
konumu olamaz. Bu nedenle o dönemin kaynaklarında efelik ve zeybeklik kurumuna
ilişkin kayıtlara rastlanmaması kanımızca bir rastlantı değildir. O dönemlerde
isyancıların hangi bölgede olursa olsun, sayısı binleri bulan, kalabalık
isyancı gruplarıyla birleştiğini ve ortaklaşa eyleme giriştiklerini, ortaklaşa
eyleme giriştiklerini, ortaklaşa mücadele yürüttüklerini görüyoruz. Bundan
dolayı bölgede ortaya çıkan isyancıklar daha çok “bölükbaşılık” gibi bir işleve
sahip olmuşlardır.
O dönemlerden günümüze kalan tarihi kaynaklar ve veriler bu
düşüncemizi bütünüyle onaylamaktadır. Dolayısıyla devletin geleceğini sarsan
büyük isyancı grupların eylemleri, dar gruplar halinde örgütlenen ve belli
çevrelerde yankı bulan zeybeklerin eylemlerini gölgelemiş olabilir.
Çağatay Uluçay, 17. yüzyılda Aydın, Saruhan ve çevresinde
birçok bölükbaşının ayaklandığını, belgelerde bunların zeybek oldukları
yazılmamakla birlikte, bu isyancı ve bölükbaşıların tamamına yakınının zeybek
olduğunun kesin olarak anlaşıldığını söylemektedir. Bizim de kanaatımız bu
yöndedir. Bu isyancıların başında Teke ve Hamit sancağında 16. yüzyıl
sonlarında isyan eden ünlü “yiğitbaşı”lardan Davutoğlu, Neslioğlu, 1624-25
yıllarında başkaldıran Birgili Cennetoğlu, 1658 yılında ayaklanan Sivri
Bölükbaşı gelmektedir. Bunların içerisinde Davutoğlu’nun ileri sürdü düşünceler
önemlidir. 1596 yılında Macar seferinin hazırlığını yapan saray
gereksinimlerini karşılayabilmek için halkı amansızca soymaya başladı. Savaş
için davar, zahire, vergi toplamak üzere Anadolu’nun her tarafına görevliler
yolladı. Bu durumda sonu gelmez talandan artık usanan halk silahlanarak
mücadeleye girişti. Turguteli bölgesinde ayaklanan Davutoğlu, yaklaşık bütün
levent ve sekbanları başına topladı. Diğer ezilen halk kesimlerinin de
katılımıyla ayaklanma büyüdü. Sefer için halktan zorla alınan mallara el
koydular. Davutoğlu “Osmanlıların adaletten sapıp zulüm yoluna gittiklerini, bu
hale göre hanedan ve hükümetlerinin yıkılması gerektiğini” anlatıyordu. İsyanın
genişleyen boyutları merkezi yönetimi telaşlandırıyordu. Vilâyetin her tarafına
ferman gönderildi. İsyanın bastırılması, Davutoğlu’nun yakalanması istendi. Bu
yolda hizmeti geçeceklere büyük dirlikler vaad edildi. Sağlam bir örgütlenmesi
olmayan isyancılar bir süre sonra Osmanlı güçlerinin şiddetli saldırıları
karşısında yenilerek dağıldı.
Cennetoğlu, Osmanlı yöneticilerinin baskı ve zulmüne karşı
halkı korumaya yemin ederek dağlara çıkmış, çevresine toplanan Kaz Dağı,
Karesi, Aydın Sancağı Türkmenleriyle birlikte Osmanlı güçlerine karşı koyarak
direnişe geçmiştir. Yenilgisiyle birlikte ise, kendisine ve taraftarlarına
korkunç işkenceler yapılmıştır. 1658 yılında ayaklanan Sivri Bölükbaşı ise,
yanında bulunan birçok namlı zeybekle birlikte beş yıl boyunca Osmanlı
güçlerini yenilgiye uğratmış, uzun mücadelelerden sonra 1668 yılında
yakalanarak Edirne’ye gönderilmiş ve orada öldürülmüştür.
Zeybeği ve zeybekliği ortaya çıkaran, var eden, yaşayan
içinde bulunduğu koşullardır. Sanırım böyle bir yapılanmayı koşullarından ayrı
düşünmek, onu çevreleyen ve yaşatan gerçekleri görmezden gelmek tutarlı bir
değerlendirme olmaz. Kimi araştırmacılar zeybekliği ısrarla çok eski çağlara
götürmeye çalışmaktadırlar. Bu araştırmacılar bu yorumlarıyla zeybekliğin isyancılık
ve silahlı direniş grubu olduğunu, Ege bölgesinde erdemli, hak arayan, ve halkı
koruyan isyancılara zeybek dendiğini unutmuş görünmektedirler. Bir olayı
işlevinden koparmak, işlevsiz kılmak sağlıklı bir değerlendirme yapabilmenin
önünde engeldir. Bu nedenle zeybeklik olayını da sağlıklı bir şekilde
çözümlemek istiyorsak kendi gerçeklerinden koparmadan değerlendirmede yarar
vardır. Zeybekler, sonuçta elinde silahıyla zorba ve sefil yöneticilere, bozuk
yapıya, haksızlıklara karşı hak arayan; mazlumları, yoksulları korumaya
çalışan; çoğunlukla dağları barına haline getirmiş isyancılar topluluğudur.
A. Haydar Avcı / Zeybeklik ve Zeybekler
|