Ana Sayfa arrow Makaleler arrow Zeybekliğin Geçmişi
Zeybekler.Net
Ana Sayfa
Forum
Zeybek Nedir?
Töre ve Törenler
Kostümler
Efeler
Makaleler
Dernekler
İletişim
Ziyaretçi Defteri
Forumdan Son Konular
Bir Rezalet Daha
Forumda Türk Tarihi adı altında bir bölüm açılsın
feraye solo
YOUTUBE de kapatıldı nereden paylaşacağız videolarımızı ???
Fes kalkmalı
Anadolu Halk Oyunları Serisi-1.2.3.4
yöreler anketi
Müzikler Bölümü Yenilensin Hiçbir Şarkının Linki çalışmıyor


 

Zeybekliğin Geçmişi PDF Yazdır E-posta
Üye Değerlendirme: / 22
Kötüİyi 
Salı, 29 Temmuz 2008
1880 kez okundu

Zeybekliğin Geçmişi

 
Bugün için zeybeklerin kökeni konusunda bizi kesin sonuçlara götürecek belge ve bilgilerden ne yazık ki yoksunuz. Yalnız burada satırbaşı olarak bir durumu belirtmek istiyoruz. Osmanlı İmparatorluğunda ortaçağ Avrupa’sına benzer biçimde doğrudan üretime katılan köylülerin, üretime bağlı kalarak, yani üretimden kopmadan çıkardığı, “köylü isyanı” diyebileceğimiz anlamda isyanları sınırlıdır. Bunun önemli nedenleri vardır. Bunları kısaca şöyle özetleyebiliriz:

1. Osmanlı İmparatorluğunda toprak mülkiyetinin ortaçağ Avrupa’sında değişik olması. Toprakların tamama yakının belli bir gelir ve hizmet karşılığında has, timar ve zeamet adı altında dirlik olarak saraya yakın çevrelere tahsis edilmesi. Bu merkezi mülkiyet sisteminin toplumda güven yerine güvensizlik ve tedirginlik ortamı yaratması. Bu durum aynı zamanda üretilen değerlere el konulmasını kolaylaştırmaktadır.

2. Bu yapıdan dolayı köylüleri toprağa ve tarımsal üretime bağlayan zorunlu nedenlerin olmayışı. Bu sebeple köylüler çok kolay bir biçimde çifti çubuğu bırakarak göçebe aşiretler ya da “Celali” toplulukları arasına katılabiliyorlardı. Bu kesimlere Osmanlı yöneticileri tarafından “çiftbozan” denilmektedir. Boşalan köyler ve çiftbozanlarla ilgili olarak Üsküdar kadısı tarafından 1001 (1593) yılında saraya gönderilen bir arz sanırım durumun anlaşılmasına yardımcı olacaktır. Kadı, çiftbozanlığın sebebini şöyle açıklamaktadır. “Karyelerinde tapuya müstehak olan yerleri ve çayırları sahib-i arz olanlar karye halkına virmeyüp, haricden ekâbire ve maldâr kimselere (devletin temsilcilerine ve zenginlere) virüp, anlar dahi çiftlik idinüp karye halkının mezâri (ekili tarlaları) ve çayırlarına müzayeka (zarar,ziyan) verdiklerinden, hizmetkarları evlerine ve avretlerine dahl eylediklerinden (saldırdıklarından) ma’dâ (başka), haricden nice kimesneler vâfir (aşırı,çok fazla) koyun ve sığır edinüp fukaranın bağların ve çayırların ve ekinlerin bozup ve çobanları bunların çobanlarını yürütmeyüp te’addi olunmakla (düşmanlık yapılmasından dolayı) firar etmişlerdir.” Bu ve benzeri durumlarda olan köylüler süreç içerisinde “levendat” denilen, çoğunlukla küçük birimler halinde dolaşan ve zorbalık yapan beylere karşı mücadele yürüten direnişçi toplulukların ortaya çıkmasının temelini teşkil etmişlerdir. Burada özellikle “levendat”lık konusunu biraz açmak gerekiyor. Levendatlığın temelini ilk önce Teke (Antalya ve civarı), Hamit (Isparta ve civarı) ve Ege bölgesinin “Kızılbaş levendler”i oluşturmuştur. Ayrıntılar gözden kaçırılmadan dikkatle incelendiğinde “levendat”lığın içerisinde zeybekliğin nüverelerini görmek mümkündür. Çünkü bunlar, aynı zamanda doğrudan zorunluluklar sonucu köylerini terk eden insanlar olmasına karşın, genellikle bölgenin dışına çıkmayan, genç ve haksızlıkların giderilmesini isteyen isyancı topluluklarıydı. Bunların, daha sonra köylerde oluşturulan, köylerin içinin ve çevresinin güvenliğinden sorumlu “il erleri”nin başında bulunan, baskı, sömürü, soygun ve zulüm sonucu yerel egemenler ve yöneticilere karşı isyan eden “yiğitbaşı”ların öncülüğünde ve yönetiminde örgütlendiğini görüyoruz. “Levendat”ların çeşitli kaynak ve belgelerde tanımlanan giyimleri ise tamamıyla zeybek giyimidir.

3. Yerleşimin bütünüyle gerçekleşmemiş olması, toplumun önemli bir kesiminin vergiden ve denetimden uzak bir şekilde göçebe ya da yarı göçebe yaşam tarzını sürdürmesi

4. Köylülerin kendi aralarında işbirliği, dayanışma ve örgütlülüğünün çok sınırlı oluşu. Bu durumda sınırlı bir alan olan köylük yerde belli kesimler kır toplumunun yapısına ve üretim ilişkilerine özgü dar ve uyumlu çevreleri içine alan köy dernekleri ve dayanışma birlikleri oluşturmuş olmalıdır. Sözgelimi yaren ve seğmen teşkilatları bunun tipik örneklerinden biridir. Zeybeklik kurumu da böyle bir yapılanma sonucu ortaya çıkmış, sonra süreç içerisinde şekilsel değişikliğe uğramış bir kurum olabilir.

Bununla birlikte neresinden bakarsan bakalım bu oluşumun, Ege bölgesi halkının toplumsal ve kültürel şekillenmesi ve coğrafyasıyla doğrudan ve yoğun ilişkisi hemen göze çarpmaktadır. Oluşuma dışarıdan kültür öğeleri taşınması sözkonusu edilse bile, yerel kültürlerden de kesin etkilenmeler olduğu yadsınamaz önemli bir gerçek olarak görünmektedir.

Benzeri düşünceler başka araştırmacılar tarafından da paylaşılmaktadır. Sözgelimi tarihçi Çağatay Uluçay yaptığı araştırmalar sonucu, “Aydın, İzmir, Manisa ve Kütahya mıntıkasında yerleşen zeybeklerin mıntıkada kurulan Saruhan, Aydın, Germiyan ve Menteşe Oğulları tarihiyle ilgili olduğunu zannetmekteyim. Malum olduğu üzere zeybekler, Anadolu halkından gerek kıyafetleri ve gerekse örf, adet, an’ane ve yaşayışlarıyla ayrılıyorlardı. Binaenaleyh zeybeklerin yalnız bu mıntıkada bulunuşu, burada bulunan beylikler halkının aynı menşe’den ve aynı yerlerden oldukları kanaatını meydana çıkarmaktadır” diyerek kesin bir sonuca varmaktan kaçınmıştır. Yalnız şurası kesin ki, bu olgunun değindiğimiz gibi bölgenin tarihi ve kültürüyle doğrudan ilintili olduğu açık bir durumdur.

Nerede olunursa olunsun, toplumların birbirleriyle kültür alışverişleri; gelenek, görenek alışverişleri; yaşam biçimlerinden karşılıklı etkilenmeler kaçınılmazdır. Zeybekliğin oluşumunda da etkileme ve etkilenmelerin olabileceği gözden kaçırılmamalıdır.

Zeybekliğin yurdunun yaygın olarak Batı Anadolu olması ve “yiğitbaşı”ların çevresinde “levendat taifesi”nin genellikle bu bölgede toplanması bazı konuların çözümü için bir ipucu olabilir. Bununla birlikte eldeki belgelere göre, kurum olarak efelik ve zeybekliği yüzyıllara yayılan süreç içerisindeki kesin bir biçimde açıklığa kavuşturmak zor görünmektedir.

Bugün için eldeki bütün veriler, belgeler ve bilgiler 17. yüzyıldan sonrasına ilişkindir. 16. yüzyıl ise ateşli silahların yaygın olarak kullanılmaya başladığı dönemdir. Bu durumu mühime defterlerinde bulunan, tüfek kullanımını yasaklayan ve toplatılmasını isteyen birçok hüküm ve fermandan açık bir şekilde anlayabiliyoruz. Sözgelimi aşağıda sunduğumuz Fi 25 Recep 967 (1559) yılında Bursa beyine ve yine Fi 15 Ramazan 967 (1559) yılında Bolu beyine gönderilen hükümler konuyla ilgili örneklerden bazılarıdır. 

Belge 1:

Mehmed Çavuş’a virildi.

Fi 25 Recep sene 967

Bursa begine hüküm ki:

Bundan akdem hükm-i şerifüm gönderilüp re”âyâ taifesinden ve gayrıdan kimesne tüfeng isti”mal itmeye diyü tenbih olınmışdı. Hâliyâ girü re”âyâ tâ’ifesinden ve sâ’irden ba’zu kimesneler tüfeng kullanup dağlarda şikâr itdükleri istimâ olındı. Eyle olsa buyurdum ki:

Varıcak, bu bâbda onat vechile mukayyed olup tetebbu’u tecessüs itdürüp göresin, anun gibi ege re” âyâ tâ’ifesinden ve gayrıdan fermân-ı hümâyunuma mugayir tüfeng isti’mâl iden kimesneleri her kim olur ise olsun ele getürüp tüfenglerin ellerinden alup ve kendülerin küreğe konmak içün Astâne-, sa’âdet’üme gönderesin ve tüfenglerin dahı bile gönderesin.

Belge 2:

Mehmet Çavuş’a virildi

Fi 15 Ramazân sene 967

Bolu Begi Sinân Beg’e hüküm ki:

Bundan akdem ahkâm-ı şerife irsâl olınup ra’iyyet tâifesinden ve gayrıdan kimesne tüfeng kullanmaya, dağlarda şikâr etmeye diyü tenbij ü tek’id olınmışdı. Hâliya girü memnü olmayup emre muhâlif tüfeng kullandukları istimâ olunmağın buyurdum ki:

Vardukda, bu hususa mukâyyed olup tetebbu’u tecessüs itdürüp anun gibi levend ta’ifesinden ve re’âyâdan ve gayrıdan tüfeng isti’mâl idenlerün tüfenglerin ellerinden alup Südde-i sa’âdet’üme gönderesin ve min-bâ’d fermân-ı şerifüme muhâlif bir ferde tüfeng kullandurmayasın.

Bu fermanların dışında elimizde başka örnekler de bulunmaktadır. Sanırım konunun anlaşılması için bu ikisi yeterlidir. İçeriğinden de anlaşılacağı gibi fermanlardaki bilgiler bazı konularda aydınlanmamızın ve isabetli değerlendirmeler yapmamızın yolunu açabilir.

17. yüzyıl ortalarında ise Aydın ve çevresinde tüfek ve benzeri ateşli silahların kullanımı çok yaygındır. Bu durum 1052 (1642) yılında il yazıcısına (tahrir memuruna) gönderilen bir fermanda şöyle yansımaktadır:

“Müceddeden tahririne memur olduğun Aydın Sancağında vaki olan re”ayanın ekseri kendü hallerinde olmayup tüfeng ve silah ve sair âlât-ı harble ebnâ-i sebil’in yollarına inüp te’addi ve tecavüz ve fesad ve şekavetden hâli olmadıklarından gayri ümerâ ve hükkâm’a karşı koyup adem-i ita’at üzere oldukları i’lâm olunmağın.. re’ayânın ellerinde tüfeng ve âlât-ı harb olmak memnu’âtdan olmakla livâ-i mezburda vâki re’ayânjın ellerinde olan tüfeng ve silahların ve âlât-ı harblerin ellerinden alıp cem ve defter edip ne mikdar olursa cümlesin Âsitâne-i Se’adetime irsâl ve iysâl eyleyesin.. re’ayâdan olup tüfeng ve âlât-ı harblerin vermeyip inâd ve muhalefet üzere olanların isim ve resimlerin yazıp arz eyleyesin ki sonradan haklarında ne veçhile emr-i şerif sâdır olursa mucibince amel oluna.”

Şurası açık ki, bir başkaldırı geleneğinin temsilci olan zeybekleri ateşli silahlardan –tüfeğinden ve tabancasından- ayrı düşünmek olanaksızdır. Dolayısıyla zorlama yorumları bir yanak bırakmak gerekiyor.

Eldeki mevcut verilere göre, zeybekliği silahlı direniş gurupları haline dönüşmüş biçimiyle, 16. yüzyıldan ötelere götürmek ve kesin sonuçlara varılacak biçimde değerlendirmeler yapmak zor görünmektedir.

Belki zeybeklik önceki çağlarda başka bir niteliğe sahipti. Daha değişik bir işlevi vardı. Belki de Ruhi Su’nun söylediği gibi bir meslek örgütü, yâren teşkilatı benzeri bir dostluk, yiğitlik ve dayanışma kuruluşuydu, ya da yerel bir güvenlik gücüydü. Daha sonra koşulların değişmesi ve zorlamasıyla birlikte nasıl bir evrimleşme süreci yaşandı? Ne gibi değişimler geçirildi? Bunları bugün için yüzde yüz açıklayacak belge ve bilgilere sahip değiliz. Ancak eldeki verilerden yola çıkarak, açık kapı bırakmak koşuluyla çeşitli yorumlamalara gidilebilir düşüncesindeyiz.

Silahın ve tüfeğin olmadığı yerde bir silahlı direniş grubu olarak efelik ve zeybeklik geleneğini sürdürmek, töresinin gereğini yerine getirmek oldukça zordur. Korunma ve savunma araçlarının olmadığı yerde, böyle eylemlilik içerisinde bulunan insanların karşısında olan ve tek merkezden yönlendirilen örgütlü ve kalabalık askeri güçler, onları kolayca ortadan kaldırabilirler. Sanırım olayın bu boyutlarını düşünmek ve değerlendirmekte de yarar vardır. Ateşli silahın olmadığı, kılıç kalkan devrinin hüküm sürdüğü bir dönemde birkaç kişiden oluşan efe ve zeybek çetesinin direniş ve savunma grubu olarak mücadelesini sürdürmesi pek kolay değildir.

Dar gruplar halinde örgütlenen zeybek çetelerinin bu anlamda, kalabalık ve donanımlı askeri güçler karşısında ancak canını kurtarmaya çalışan, bireysellikten öteye gidemeyen sıradan bir kaçaktan farklı konumu olamaz. Bu nedenle o dönemin kaynaklarında efelik ve zeybeklik kurumuna ilişkin kayıtlara rastlanmaması kanımızca bir rastlantı değildir. O dönemlerde isyancıların hangi bölgede olursa olsun, sayısı binleri bulan, kalabalık isyancı gruplarıyla birleştiğini ve ortaklaşa eyleme giriştiklerini, ortaklaşa eyleme giriştiklerini, ortaklaşa mücadele yürüttüklerini görüyoruz. Bundan dolayı bölgede ortaya çıkan isyancıklar daha çok “bölükbaşılık” gibi bir işleve sahip olmuşlardır.

O dönemlerden günümüze kalan tarihi kaynaklar ve veriler bu düşüncemizi bütünüyle onaylamaktadır. Dolayısıyla devletin geleceğini sarsan büyük isyancı grupların eylemleri, dar gruplar halinde örgütlenen ve belli çevrelerde yankı bulan zeybeklerin eylemlerini gölgelemiş olabilir.

Çağatay Uluçay, 17. yüzyılda Aydın, Saruhan ve çevresinde birçok bölükbaşının ayaklandığını, belgelerde bunların zeybek oldukları yazılmamakla birlikte, bu isyancı ve bölükbaşıların tamamına yakınının zeybek olduğunun kesin olarak anlaşıldığını söylemektedir. Bizim de kanaatımız bu yöndedir. Bu isyancıların başında Teke ve Hamit sancağında 16. yüzyıl sonlarında isyan eden ünlü “yiğitbaşı”lardan Davutoğlu, Neslioğlu, 1624-25 yıllarında başkaldıran Birgili Cennetoğlu, 1658 yılında ayaklanan Sivri Bölükbaşı gelmektedir. Bunların içerisinde Davutoğlu’nun ileri sürdü düşünceler önemlidir. 1596 yılında Macar seferinin hazırlığını yapan saray gereksinimlerini karşılayabilmek için halkı amansızca soymaya başladı. Savaş için davar, zahire, vergi toplamak üzere Anadolu’nun her tarafına görevliler yolladı. Bu durumda sonu gelmez talandan artık usanan halk silahlanarak mücadeleye girişti. Turguteli bölgesinde ayaklanan Davutoğlu, yaklaşık bütün levent ve sekbanları başına topladı. Diğer ezilen halk kesimlerinin de katılımıyla ayaklanma büyüdü. Sefer için halktan zorla alınan mallara el koydular. Davutoğlu “Osmanlıların adaletten sapıp zulüm yoluna gittiklerini, bu hale göre hanedan ve hükümetlerinin yıkılması gerektiğini” anlatıyordu. İsyanın genişleyen boyutları merkezi yönetimi telaşlandırıyordu. Vilâyetin her tarafına ferman gönderildi. İsyanın bastırılması, Davutoğlu’nun yakalanması istendi. Bu yolda hizmeti geçeceklere büyük dirlikler vaad edildi. Sağlam bir örgütlenmesi olmayan isyancılar bir süre sonra Osmanlı güçlerinin şiddetli saldırıları karşısında yenilerek dağıldı.

Cennetoğlu, Osmanlı yöneticilerinin baskı ve zulmüne karşı halkı korumaya yemin ederek dağlara çıkmış, çevresine toplanan Kaz Dağı, Karesi, Aydın Sancağı Türkmenleriyle birlikte Osmanlı güçlerine karşı koyarak direnişe geçmiştir. Yenilgisiyle birlikte ise, kendisine ve taraftarlarına korkunç işkenceler yapılmıştır. 1658 yılında ayaklanan Sivri Bölükbaşı ise, yanında bulunan birçok namlı zeybekle birlikte beş yıl boyunca Osmanlı güçlerini yenilgiye uğratmış, uzun mücadelelerden sonra 1668 yılında yakalanarak Edirne’ye gönderilmiş ve orada öldürülmüştür.

Zeybeği ve zeybekliği ortaya çıkaran, var eden, yaşayan içinde bulunduğu koşullardır. Sanırım böyle bir yapılanmayı koşullarından ayrı düşünmek, onu çevreleyen ve yaşatan gerçekleri görmezden gelmek tutarlı bir değerlendirme olmaz. Kimi araştırmacılar zeybekliği ısrarla çok eski çağlara götürmeye çalışmaktadırlar. Bu araştırmacılar bu yorumlarıyla zeybekliğin isyancılık ve silahlı direniş grubu olduğunu, Ege bölgesinde erdemli, hak arayan, ve halkı koruyan isyancılara zeybek dendiğini unutmuş görünmektedirler. Bir olayı işlevinden koparmak, işlevsiz kılmak sağlıklı bir değerlendirme yapabilmenin önünde engeldir. Bu nedenle zeybeklik olayını da sağlıklı bir şekilde çözümlemek istiyorsak kendi gerçeklerinden koparmadan değerlendirmede yarar vardır. Zeybekler, sonuçta elinde silahıyla zorba ve sefil yöneticilere, bozuk yapıya, haksızlıklara karşı hak arayan; mazlumları, yoksulları korumaya çalışan; çoğunlukla dağları barına haline getirmiş isyancılar topluluğudur.

 
A. Haydar Avcı / Zeybeklik ve Zeybekler

 
Sonraki >
 
Ayi.org